İnsan bir yere gidince, oradan başka yerlere geçmeye üşeniyor bazen. "Buraya gelmişim işte, tadını çıkarayım" demek geliyor içinden. Ama bir yandan da "buraya kadar gelmişken..." ile başlayan cümleler de sıralanmaya başlıyor vicdanen.

Mostar böyle bir yer oldu aslında. Saraybosna'nın keyfini çıkarmak zaten güzelken (yazı için Tık Tık), sabahın 7'sindeki trene yetişmek biraz gözümde büyümüştü.

Malum zaten kış. Hava karlı. Sabahın bir körü, hem de bilmediğin ve rehbersiz gideceğin bir güzergah...

Otelimizin sahibi bize daha geç saatte kalkan otobüs yerine mutlaka trenle gitmemiz gerektiğini söylediği için aksini düşünmüyoruz. Dediğine göre tren güzergahı otobüse göre çok daha iyi manzaraya sahipmiş. Bu yüzden ha gayret diyerek sabahın 6'sında kalkarak ve bilmediğimiz yollara düşüyoruz ve İngilizceyi neredeyse hiç bilmeyen gardaki görevlilere rağmen ucu ucuna yetişiyoruz 7 trenine.

Hava buz ve etraf dünden kalan kar tabakası altında.

Hava alacakaranlık. Gün henüz doğmamış.

Sıcacık tren hareket ediyor ve başlıyoruz dağların arasından, kimi zamansa küçük lokal kasabaların aralarından ilerlemeye. 


Ama ne manzara...

Sanki o trenin penceresi dev bir sinema perdesi ve görsel şölen akıyor ekranda...











Dağların arasında ilerlerken rakım arttıkça kar tabakası kalınlaşıyor ve arada yemyeşil akarsular beliriyor. Yanımıza aldığımız kahvaltılık atıştırmalıklarımızı manzara eşliğinde yiyoruz.

Tam 2 saat sonra Mostar durağına geliyoruz. Dönüş treni 16.30'da. 

Bosna Hersek o kadar uygun ki rehbersiz ulaşım için, yürüyerek ya da kendi imkanlarınızla kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz gitmek istediğiniz yerlere.

Mostar'da da öyle oldu. Gardan yürüyerek neredeyse kimseye sormadan, "Stari Most" yazan tabelaları takip ederek turistik merkeze ulaşmamız 10-15 dk sürdü.

Güzergah biraz "burasının Mostar olduğuna emin miyiz?" hissi uyandırıyor. Zira mimarisi çok da dikkat çekmeyen, normal betonarme bir şehir algısı yaratıyor. Yalnızca birkaç savaştan çıkmış binalar Bosna Hersek'te olduğumuzu hatırlatıyor.



Yine çok anlamsız daracık bir sokak arasından devam ederek tarihi Mostar olduğu belirtilen alana giriyoruz. Adım attığımız anda da ambians değişiyor.

Zemin taş parke, binalar yine taş ve bir-iki katlı.





Biraz daha ilerleyince Old Bazaar denen tarihi çarşı beliriyor. Turistik dükkanlar yan yan istiflenmiş, soğuk esen rüzgarda kepenklerini açmaya başlıyorlar yavaş yavaş.

Hafiften bir masal ortamına girdiğimizi hissediyorum. Hızlıca çarşıda ilerlemeye başlıyoruz. 

Derken bir anda olduğum yerde kalıyorum.

Nutkum tutuluyor.

İki dev yamaçta konumlanmış ortaçağ kasabasını andıran binalar ve onları güvenle birleştiren köprü Mostar!

Altından da yemyeşil - ama öyle böyle değil- renkte Neretva Nehri... 



Yani, evet, gitmeden çoktan görselleri aratmış ve nasıl bir yapı göreceğimi az çok kestirmiştim ama ortamın yaşattığı ambiansı fotoğraflardan anlamam mümkün değilmiş.

İşte şimdi tam anlamıyla masallar diyarındayım.




1566'da Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından yapılan ve 1993'te Bosna Savaşı sırasında Hırvatlar tarafından yıkılan köprü, 2004 yılında yeniden hizmete girmiş olsa ve biz bu halini görüyor olsak da, 456 kalıp taşı zamanında nasıl ustaca oturttuğunu düşünüyorum. 427 yıl ayakta kalabilmiş. Ki yıkılmasaydı muhtemelen yine onun üzerinden geçiyor olacaktık karşıya.

2005 yılından beri Unesco listesinde.

Köprünün üzerine geldiğimdeyse iki karşı yakayı inceliyorum. O kadar ustaca yerleşmişler ki uçurum boyuna... Hani bir bilgisayar oyunu vardı, Thief, hatırlar mısınız? Öyle bir ambians. Kıyı boyunca ilerlerken Osmanlı'nın bıraktığı yapıları izliyorum. Bazen cami, bazen kule, bazen de küçük dükkanlar... Ya da zamanının konutları, kim bilir?




























Bir şeyler yedikten ve içtikten sonra o yemyeşil suyu ve Mostar'ın ihtişamını biraz daha izlemem gerekir diye düşünüyorum tren saatimize henüz daha varken. Daha sonra o fotoğrafların çekildiği su kıyısının yolunu buluyoruz ve koşarak iniyoruz.  

24 metre yükseklikte, üzerinden yürürken bile kaygan ve yamuk taşlara takılmamak için dikkat ettiğim köprüden aşağı bakması bile ürkütücüyken, buradan gönüllü atlayanlar varmış. Zamanında evlenmek için cesaret kanıtıymış erkeklerde. Günümüzde yaz aylarındaysa bu adet yerini para karşılığı turistik şov olarak atlayanlar ve yüzücülere kalmış. 

Soğuğa aldırmadan anı yaşıyoruz. Yamacın kenarında keyif yapan evleri imrenerek seyrediyoruz. Hafif Toskana havası. Etraftaki turist akınını ve rantın yarattığı terk edip gitme sevdasını boş vererek yalnızca hayatın tadını çıkaran insanların olduğunu görmek iyi geliyor.






Tren saati yaklaştığında dönüş yolunda şehri biraz daha keşfetmek adına ara sokaklardan geçiyoruz. Çok katlı olmadan, kendi halinde yaşayan bir kent tadında, insanlarının kafası rahat, keyfi yerinde intibaları var. Soru sorduğunuzda oldukça sıcak, İngilizceleri iyi olmasa bile yardım etmekten çekinmeyen insanına imreniyoruz. 

Gidiş-dönüş bileti aldığımıza emin olmak için gardaki aynı kadını buluyoruz. Bizden rezervasyon için aldığı 4 BAM ile sorun olmadığına işaret diliyle emin oluyoruz ve akşam birkaç günlük evimiz Saraybosna'ya kararmış hava eşliğinde geri dönüyoruz.

Mostar'da neler yenir, içilir konusuna ise Bosna Hersek yazı serisinin 3. bölümünde değineceğim.

Beklemede kalın.




Gökçen Gökyer Blog'un seyahat köşesinde 2017 yılı için "nerelere gitmişiz" özeti hazırladım.

Hem yazıları derlemek adına, hem de yeni yılda seyahat planları yapanlara alternatif rota listesi sunmak adına.

Her mevsime uygun öneriler:

Ocak/Şubat

Elmadağ

Hem kayak yapabilir, hem de kar üzerinde sucuk&ekmek keyfi yapabilirsiniz. Özellikle Ankara'da yaşıyorsanız günübirlik için en ideal kayak rotası.



Mart

Akçakoca

Ne karakış, ne günlük güneş... Karadeniz'in dev dalgalarının, getirdiği iyot kokusunun keyfini sıcacık kahvenizi yudumlarken çıkarmalı, o fırtına ve dalga sesleriyle uykuya dalmayı ve hatta güne uyanmayı tatmalısınız. Mutlaka!



Akçakoca lezzetlerini de bilhassa keşfetmelisiniz. Hamsiyi de yeniden keşfedecek olabilirsiniz!



Mayıs

Urla Enginar Festivali

Bahar gelmişken, mevsimin en bariz hissedilecek lokasyonlarından Ege'ye giderseniz, Urla'nın artık gelenekselleşen "Enginar Festivali"ne katılabilirsiniz. Bir hafta arayla öncesindeki "Alaçatı Ot Festivali"ne de uğrayabilirsiniz.



Temmuz

Konya

Mevsim olarak çok doğru bir zaman olmayabilir. Belki daha turistik olacağını düşünerek Şeb-i Aruz zamanını tercih edersiniz, belki de kalabalık yokken sakin gezelim diyerek yazın ortasında bir zamanı... Size kalmış.


Eylül

Urla

Yazın son demlerinin tadını kalabalık azalmışken çıkarmak isteyenler için Ege en ideal yurt içi kaçış rotalarından. Bu yüzden Urla'yı yeniden turlamak mantıklı olabilir.



Ekim

Karabük

Hurmaları, sonbahar mevsiminin en çok yakıştığını düşündüğüm Batı Karadeniz'de toplamak için Karabük dağlarına gidebilirsiniz.



Safranbolu

Karabük'e gitmişken Safranbolu'ya da uğramadan dönmeyin. Bi' de safranlı lokum yemeden!




Kasım/Aralık

Bosna Hersek

Kış tatilini bir de yurt dışında yapalım derseniz ve pasaportunuz çoktan varsa, gidilebilecek en cazip rotalardan Bosna Hersek. Nereden mi biliyorum? 





Blogda bu konuya daha önce "Yeşil Dokunuş" postunda değinmiştim biraz. 

Bu postta konuyu "kaktüs" altında biraz açıyorum. Flamingo ve ananas figürleri gibi kaktüs de görsel olarak son dönemde epey revaçta. 

Ben özellikle dekorasyonda resim olarak çok beğeniyorum. Hatta son zamanlardaki ilgi alanım olan sulu boya için de iyi bir çalışma konusu benim için. Belki bu konuyu da ilerde açarım biraz. 

Hoşuma giden birkaç fikir bırakıyorum şuraya. Biraz ilham hepimize iyi gelir.
















More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı