Özellikle son zamanlarda hissettiğim kültürel boşluk, sosyal çevremde de beni bir hayli rahatsız etmeye başladı.

Boş konuları, boş geçirilen zamanları, boş tv yayınlarını gördükçe, en alakasız insanlar tarafından nasihatler dinledikçe, kaba saba konuşmanın ve davranmanın marifet bilindiğini fark ettikçe daha az konuda heyecan duymaya, daha az konuda kahkaha atmaya başladım.

Bu anlamda son günlerde kendimi iyi hissettiren iki dizi/filmden bahsetmek istiyorum.


Birincisi, özellikle Gülse Birsel'in zeka ve entelektüelliğine güvenerek gittiğim "Aile Bağları"nda yaşadığım hayal kırıklığından sonra, Leyla ile Mecnun'dan iyi bildiğimiz Ali Atay'ın zeka ve espri kafasına istinaden şansımı ikinci kez denediğim "Ölümlü Dünya". Leyla ile Mecnun'u izleyen, o kafayı bilen ve absürdlüğüne eğlenen çoğu kişi için oldukça komik olmuş. Üstelik fragmanına gülmemiştim. Sadece biraz yeni başlayan bir dizinin ilk bölümü gibi bir izlenimi var. Dipnot olsun.


Diğeri de bilime olan heyecanımı artıran, "The Big Bang Theory"den bildiğimiz Sheldon'ın çocukluğunu anlatan dizi "Young Sheldon". Diziyi bizzat seslendirdiği için daha da eğlenceli bir hal almış. 80'lerde geçen dizi hafif "The Goldbergs" tadında ve oldukça eğlenceli. Özellikle Elon Musk'ın da ufak bir rol aldığı 6. bölümü kesin izleyin. Bilime olan hayranlığınızın artığını hissederek bölüm sonunda bilim insanlarının dünyada başka neler yaptığını araştırken bulabilirsiniz kendinizi. Örn:


Sonra bakayım biz neler yapmışız diyerek şöyle şeylere denk gelebilir ve yeniden 20 yıl öncesine (TR, 2018) dönebilirsiniz. =)



Posta nereden başladım, nerede bitirdim, aralarda nelerden bahsettim gibi oldu ama aslında hepsi birbiriyle bağlantılı ve final bölümü giriş bölümüne referans veriyor. Kısır döngüye bağlanan postumu böylece noktalıyorum.

Sevgiler! =)
 




Saraybosna (Tık Tık) ve Mostar (Tık Tık) bölümlerinden sonra sıra geldi "Bosna Hersek" serisinin 3. ve son bölümüne: "Bosna Mutfağı!"


Eskiden daha turistik olarak baktığım, "gelmişken yemeden dönmeyelim" mantığım, bahsettiğim gibi seyahat programlarından sonra yerini biraz daha gurme bir kültüre bıraktı.

Bu yüzden, gittiğim mekanlarda/şehirlerde/ülkelerde artık denediğim her yeni lezzeti daha farklı açıdan değerlendiriyorum.

"Roma'da Romalılar gibi davran" felsefesiyle, kahvaltıdan akşam yemeğine kadar tüm lezzetleri Boşnak mutfağına, onların usulüne göre yiyerek bir Bosnalı olmayı denedik. 

Acaba bu yüzden mi Mostar'dan Saraybosna'daki otelimize döndüğümüzde "heh, evimize geldik" hissi yaşadık?

Kim bilir...

Gelelim bizim lezzetleri ve mekanları paylaşmaya:

Boşnak Böreği

Bunu Urla'daki dostlarımdan zaten biliyorum aslında. Sıcacık ve çayla yediğim sürece kendimi ülkemde hissettiren bir tat. Birçok çeşitlisi bulunmakta. Saraybosna'da Başçarşı'ya daldığınızda birçok börekçiyle karşılaşacaksınız. Yanında Türk çayı da veriyorlar ama sanırım oranın insanı yoğurt dedikleri sulu ve tatlı ayranla tüketiyor.




Biz Buregdzinica ve Sac olarak iki farklı mekanda denedik. Her ne kadar Sac olanı daha çok tavsiye ile denediysek de Buregdzinica'da yediğim kıymalı ve ıspanaklı börekler favorim.




Cevapi

Kıbrıs'ın şeftali kebabını yiyenler ya da hatırlayanlar (Tık Tık) varsa, ondan çok farklı gelmedi bana. Farklı olarak pidenin arasında ve yanında söğüş soğanla servis ediliyor. Yine yanında tüketilen kaymak (yoğurt gibi bir şey) ve domates sosu kimi mekanda birlikte, kimi mekanda arzuya göre ekstra getiriliyor.


İlk denediğimiz mekan Başçarşı'da tavsiye üzerine gittiğimiz ve yol sorduğumuz kişiden de "iyi yer seçmişsiniz" onayı aldığımız tarihi ve küçük bir lokanta olan Dzenita. Çoğu yerin aksine burada kredi kartı var. Ancak biraz daha prestijli bir yer olduğunu ortamından tahmin ettiğim bu yerde fiyatlar uygun yerlere kıyasla bir tık üstte.


Mostar'da ise alt kanalların birinin yamacında bulduğumuz Divan Restoran'da yediğim cevapi  ise havasından, suyundan mıdır bilmem daha lezzetliydi. Burada içtiğim Boşnak kahvesi de (az sonra aşağıda anlatacağım) Bosna'da içtiklerim arasında en lezzetlisiydi.




Klepe 

Boşnak mantısı. Fırında servis ediliyor. Lezzet olarak bizim mantıdan çok farklı değil. Yeme usülleri biraz farklı sadece.


Kurutulmuş Et, İsli Peynir

Bu tabağı, özellikle yerel bira tadıyorsanız denemeden dönmeyin. Bizim ülkemizde satılan lezzetlerden çok farklı değil ama biraz daha taze olduğunu düşünüyorum. Biz Sarajevsko Bira Fabrikası'nın barında denedik. Çok keyifli bir ikili oldular. Bilginize, keyifle.


Bamija, Bosanski lonac, Etli Güveç, Dolma

Osmanlı himayesinde uzun yıllar kalmış bir ülke olarak lezzetleri de bize epey yakın. Dolma da onlardan birisi. Soğan dolması favorim oldu. İnat Kuja'da tüm yerel lezzetleri tek serviste "little little into the middle" olarak tadabilirsiniz. 







Trileçe

Burada yaygın olduğu için Başçarşıı'da lokal bir pastanede denedik ama ben pek sevmedim açıkçası.


Boşnak Birası (Sarajevsko)

Biraz buğday birasını andıran, oldukça ucuz ve lezzetli, yoğun tadı olan bir bira. Fabrikasının barında içerseniz daha taze olarak bulabilirsiniz.



Boşnak Kahvesi

Bizim Türk kahvesini andıran tadı var. Yapılışı ya da içilişi biraz farklı. Cezvede, yanında kıtlatma şeker ile geliyor. Bazı kafelerde yanında bir cezve de sıcak su getiriliyor ki, sert gelirse bu su ile seyrelterek ve çoğaltarak daha fazla içebilelim. Fincanları da sapsız, sanırım bu kültür Osmanlılar'dan geliyor.






İnsan bir yere gidince, oradan başka yerlere geçmeye üşeniyor bazen. "Buraya gelmişim işte, tadını çıkarayım" demek geliyor içinden. Ama bir yandan da "buraya kadar gelmişken..." ile başlayan cümleler de sıralanmaya başlıyor vicdanen.

Mostar böyle bir yer oldu aslında. Saraybosna'nın keyfini çıkarmak zaten güzelken (yazı için Tık Tık), sabahın 7'sindeki trene yetişmek biraz gözümde büyümüştü.

Malum zaten kış. Hava karlı. Sabahın bir körü, hem de bilmediğin ve rehbersiz gideceğin bir güzergah...

Otelimizin sahibi bize daha geç saatte kalkan otobüs yerine mutlaka trenle gitmemiz gerektiğini söylediği için aksini düşünmüyoruz. Dediğine göre tren güzergahı otobüse göre çok daha iyi manzaraya sahipmiş. Bu yüzden ha gayret diyerek sabahın 6'sında kalkarak ve bilmediğimiz yollara düşüyoruz ve İngilizceyi neredeyse hiç bilmeyen gardaki görevlilere rağmen ucu ucuna yetişiyoruz 7 trenine.

Hava buz ve etraf dünden kalan kar tabakası altında.

Hava alacakaranlık. Gün henüz doğmamış.

Sıcacık tren hareket ediyor ve başlıyoruz dağların arasından, kimi zamansa küçük lokal kasabaların aralarından ilerlemeye. 


Ama ne manzara...

Sanki o trenin penceresi dev bir sinema perdesi ve görsel şölen akıyor ekranda...











Dağların arasında ilerlerken rakım arttıkça kar tabakası kalınlaşıyor ve arada yemyeşil akarsular beliriyor. Yanımıza aldığımız kahvaltılık atıştırmalıklarımızı manzara eşliğinde yiyoruz.

Tam 2 saat sonra Mostar durağına geliyoruz. Dönüş treni 16.30'da. 

Bosna Hersek o kadar uygun ki rehbersiz ulaşım için, yürüyerek ya da kendi imkanlarınızla kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz gitmek istediğiniz yerlere.

Mostar'da da öyle oldu. Gardan yürüyerek neredeyse kimseye sormadan, "Stari Most" yazan tabelaları takip ederek turistik merkeze ulaşmamız 10-15 dk sürdü.

Güzergah biraz "burasının Mostar olduğuna emin miyiz?" hissi uyandırıyor. Zira mimarisi çok da dikkat çekmeyen, normal betonarme bir şehir algısı yaratıyor. Yalnızca birkaç savaştan çıkmış binalar Bosna Hersek'te olduğumuzu hatırlatıyor.



Yine çok anlamsız daracık bir sokak arasından devam ederek tarihi Mostar olduğu belirtilen alana giriyoruz. Adım attığımız anda da ambians değişiyor.

Zemin taş parke, binalar yine taş ve bir-iki katlı.





Biraz daha ilerleyince Old Bazaar denen tarihi çarşı beliriyor. Turistik dükkanlar yan yan istiflenmiş, soğuk esen rüzgarda kepenklerini açmaya başlıyorlar yavaş yavaş.

Hafiften bir masal ortamına girdiğimizi hissediyorum. Hızlıca çarşıda ilerlemeye başlıyoruz. 

Derken bir anda olduğum yerde kalıyorum.

Nutkum tutuluyor.

İki dev yamaçta konumlanmış ortaçağ kasabasını andıran binalar ve onları güvenle birleştiren köprü Mostar!

Altından da yemyeşil - ama öyle böyle değil- renkte Neretva Nehri... 



Yani, evet, gitmeden çoktan görselleri aratmış ve nasıl bir yapı göreceğimi az çok kestirmiştim ama ortamın yaşattığı ambiansı fotoğraflardan anlamam mümkün değilmiş.

İşte şimdi tam anlamıyla masallar diyarındayım.




1566'da Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından yapılan ve 1993'te Bosna Savaşı sırasında Hırvatlar tarafından yıkılan köprü, 2004 yılında yeniden hizmete girmiş olsa ve biz bu halini görüyor olsak da, 456 kalıp taşı zamanında nasıl ustaca oturttuğunu düşünüyorum. 427 yıl ayakta kalabilmiş. Ki yıkılmasaydı muhtemelen yine onun üzerinden geçiyor olacaktık karşıya.

2005 yılından beri Unesco listesinde.

Köprünün üzerine geldiğimdeyse iki karşı yakayı inceliyorum. O kadar ustaca yerleşmişler ki uçurum boyuna... Hani bir bilgisayar oyunu vardı, Thief, hatırlar mısınız? Öyle bir ambians. Kıyı boyunca ilerlerken Osmanlı'nın bıraktığı yapıları izliyorum. Bazen cami, bazen kule, bazen de küçük dükkanlar... Ya da zamanının konutları, kim bilir?




























Bir şeyler yedikten ve içtikten sonra o yemyeşil suyu ve Mostar'ın ihtişamını biraz daha izlemem gerekir diye düşünüyorum tren saatimize henüz daha varken. Daha sonra o fotoğrafların çekildiği su kıyısının yolunu buluyoruz ve koşarak iniyoruz.  

24 metre yükseklikte, üzerinden yürürken bile kaygan ve yamuk taşlara takılmamak için dikkat ettiğim köprüden aşağı bakması bile ürkütücüyken, buradan gönüllü atlayanlar varmış. Zamanında evlenmek için cesaret kanıtıymış erkeklerde. Günümüzde yaz aylarındaysa bu adet yerini para karşılığı turistik şov olarak atlayanlar ve yüzücülere kalmış. 

Soğuğa aldırmadan anı yaşıyoruz. Yamacın kenarında keyif yapan evleri imrenerek seyrediyoruz. Hafif Toskana havası. Etraftaki turist akınını ve rantın yarattığı terk edip gitme sevdasını boş vererek yalnızca hayatın tadını çıkaran insanların olduğunu görmek iyi geliyor.






Tren saati yaklaştığında dönüş yolunda şehri biraz daha keşfetmek adına ara sokaklardan geçiyoruz. Çok katlı olmadan, kendi halinde yaşayan bir kent tadında, insanlarının kafası rahat, keyfi yerinde intibaları var. Soru sorduğunuzda oldukça sıcak, İngilizceleri iyi olmasa bile yardım etmekten çekinmeyen insanına imreniyoruz. 

Gidiş-dönüş bileti aldığımıza emin olmak için gardaki aynı kadını buluyoruz. Bizden rezervasyon için aldığı 4 BAM ile sorun olmadığına işaret diliyle emin oluyoruz ve akşam birkaç günlük evimiz Saraybosna'ya kararmış hava eşliğinde geri dönüyoruz.

Mostar'da neler yenir, içilir konusuna ise Bosna Hersek yazı serisinin 3. bölümünde değineceğim.

Beklemede kalın.




More

Bu Blogda Ara

Translate

Archive

Recent Posts

Popular Posts

Top 10 Articles

Featured Posts

Most Trending

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı